Hafta Başı (66): Suriye'de dengeler değişti | Suriye'den sonra çözüm sürecinin geleceği

19.01.2026 medyascope.tv

19 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘’Hafta Başı’’nda yine Kadri Gürsel'le birlikteyiz. Tabii ki ağırlıkla Suriye'yi ve buna bağlı olarak Türkiye'deki çözüm sürecini konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: Önce sana kısa bir soru sorayım. Sen onun cevabını verdikten sonra Suriye'yi tartışalım. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri, Kürtlere ya da SDG'ye destek verseydi, bunlar yaşanmaz mıydı?
Kadri Gürsel: Muhtemelen yaşanmazdı tabii ki. Bu sorunun cevabı açık. Amerika Birleşik Devletleri'nin SDG'ye nasıl destek verdiğini, verebileceğini zaten geçmişteki örneklerden biliyoruz. Ama İsrail nasıl destek verirdi, ona bir bakmak lazım. Burada bir örnek var: Dürzîlerle olan çatışmada, İsrail Dürzîlere nasıl destek verdi? Süveyda bölgesinde Dürzîlere yapılan katliamlar, sivillere yönelik bazı şiddet eylemleri olmuştu. Bunu durdurmak için, İsrail gitti, Şam'da başkanlık sarayını, resmi binaları bombaladı. Sonuçta, Şam İsrail'in atış menzilinde. Hava gücünü bile kullanmasına gerek yok, ama onu yaptı. Bunu şimdi niye yapmadı? Ben bunu iki açıdan düşünüyorum: Çünkü İsrail de herhâlde günün sonunda, bu çatışmanın kendisini Türkiye ile karşı karşıya getireceğini öngörüyordu. Türkiye ile karşı karşıya gelmenin, bu bağlamda anlamsızlığını herhâlde kendileri de idrak ediyorlardır. Ama bu ihtimalin de ortadan kaldırılması için, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail'i ve Şam yönetimini, Suriye'de bugün geçici cumhurbaşkanı olarak tanınan, Suriye'yi şu an yöneten, yönetme iddiasında olan Şam yönetimini aldı götürdü, Paris'te bunları oturttu ve karşılıklı güvenceler verildi, anlaştılar. Anlaşma da şöyle oldu: Bir diyalog kuruldu aralarında ve birtakım güvenceler verildi. Ve bu anlaşmanın akabinde zaten bu operasyonlar yaşandı.
Amerika Birleşik Devletleri için ise şuna bakmak lazım: Niye Kürtleri destekledi, YPG'yi, daha geniş bir açılımla SDG'yi destekledi. “IŞİD'e karşı,” deniliyordu. Bir nedeni bu olabilir. Ama asıl nedeni Rusya'yı dengelemekti. Sadece Rusya etkisini değil, İran ve Rus etkisini dengelemekti. Çünkü SDG'nin hâkim olduğu geniş arazi, İran'la Suriye arasındaki kara bağlantısını önemli ölçüde kısıtlıyordu. Güneyde de Ürdün sınırında, Amerika, yerel paralı güçlerle, onların da desteğiyle El-Tanf bölgesinde, çölün önemli bir kısmını da zaten denetim altında tutuyor veya tuttuğunu varsayıyor. Bu durumda, 2024'ün Aralık ayında Şam'daki rejimin çökmesi, bu denklemi bir miktar geçersizleştirdi. Son bir yıl içinde Dürzîlere ve Alevilere karşı yapılan katliamlar, Suriye Ordu güçleri denilen, aslında disiplinsiz milis grupları oldukları da anlaşılan güçlerin, Alevilere ve Dürzîlere karşı yaptıkları şeyler bir şekilde dengelendi ve günün sonunda, Amerika Birleşik Devletleri belli ki Suriye'deki yeni yönetime geniş bir kredi açtı, Onlara güvenmek durumunda olduğunu hissetti. Çünkü eski denklem tamamen bitmişti. Sadece o da değil; İsrail'in, İran'ın vekil unsurlarını bölgede birer birer etkisizleştirmesi de bunda rol oynadı. Hizbullah önemli ölçüde etkisizleştirildi. Hamas'ı da etkisizleştirdi, ama Hamas bizim konumuz değil, Hizbullah öncelikle öyle. Zaten Suriye'deki rejim yıkıldı. Bu durumda, Amerika'nın Kürtlere desteğinin maliyeti artık çok artmıştı. Birincisi, Suriye'deki bu yeni rejime bir şans vermek, bu yeni rejimin, bölgede istikrarsızlık kaynağı olmaması, komşularını tehdit etmemesi ve ülkenin huzur ve barış içinde gelişimi bakımından da dünyayla iyi geçinmesi gibi ön şartlar var burada. Ahmed eş-Şara bu şartları karşılayacağına dair bir söz vermiş olmalıdır. Bu sözün tutulup tutulmayacağını bütün dünya tabii en kısa zamanda görecek, ama bu konuda çok da kötümser olmaya gerek yok.
Hatta ilginçtir, eş-Şara ordunun adını da değiştirmedi. Hâlâ, ‘’Suriye Arap Ordusu’’ diyorlar. Suriye Arap Ordusu, eski rejimin kullandığı ifade. Burada bir kavme vurgu yapılması da aslında bir devamlılık göstergesi olarak bir mesaj niteliğini taşıyor. Fakat Suriye Arap Ordusu içinde, her fırsatta söylediğimiz gibi, Orta Asya'dan gelen ve Türkiye'nin resmi makamlarının ‘’yabancı terörist savaşçılar’’ diye tarif ettiği, kodladığı cihatçılar var. Bu, gelecekte ne yönde seyredecek? Anlaşılan, şu aşamada, Suriye'deki yeni yönetimin tuttuğu yolun çok da kaygı verici olmadığını düşünüyorlar ki, Kürtlere olan desteğin gereksizleştiği, Kürtlere verilen desteğin maliyetinin çok ağırlaştığı, Türkiye'nin, Şam'ın karşıya alınmasının gereksizleştiği gibi bir şey var. Yani maliyeti çok arttı ve marjinalleşti aslında bu olay. Ve marjinalleştiği için de zaten sahadaki gelişmeleri gördük. Ona da geleceğiz herhâlde. Amerikalılar desteklemediler, ama bu desteğin olmaması karşılığında da bir kan banyosu yaşanmadı.

Ruşen Çakır: Tam ona gelecektim. SDG'nin Halep'te iki mahalledeki direnişi sanki bir tür sınamaydı. Hem kendi gücünü sınamaktı, ama esas olarak ‘kim destek verecek, nasıl verecek?’ olayını sınamaktı. Orada ABD hiçbir şekilde olaya müdahil olmadı ve ondan sonra işler çok hızlı gelişti zaten. Hatta bir cumartesi günü Erbil'de Barzani'nin himayesinde yapılan toplantı var. Mazlum Abdi, Tom Barrack'la görüştü. Belli ki orada yüz yüze yapılan görüşmede, Amerika'dan destek almayacağını anlayınca çok da fazla çatışmadı. Çok az çatışma haberi geldi; sivil kayıp sayısı da çok az geliyor. İki taraftan da çok büyük kayıp yok ve tamamen Fırat'ın doğusuna doğru geri çekilme var. Burada iki taraf da aslında Halep'ten sonra çatışmamayı tercih etmişe benziyor.
Bugün de, herhâlde şu saatlerde Mazlum Abdi ve Ahmet eş-Şara, dün Ahmet eş-Şara'nın açıkladığı anlaşmanın son noktalarını koyacaklar ve burada, Ahmet eş-Şara’nın ve Ankara'nın talep ettiği şartların neredeyse tamamı hayata geçiriliyor. Bir özerklik çağrışımı yapacak hemen hemen hiçbir şey yok. Özellikle orduya katılım meselesinde, tugaylar şeklinde katılmak değil, bireysel katılım meselesi var. Ahmet eş-Şara dün bir tek, hassas bölgelerde yöre insanlarının güvenliği sağlaması gibi bir şeyden bahsetti. Belki bir tür polis gücü gibi olabilir, ama büyük ölçüde merkezi otoritenin, Kürtler tarafından da kabullenildiği bir yere doğru gidiyoruz. Yani SDG bir şeyi denedi, olmayacağını gördü ve frene bastı; görünen o. Öte taraftan, Şam, aldığı desteklerin de verdiği bir özgüvenle, gidip her yeri teker teker topladı. Bu arada, o meşhur Arap aşiretlerinin hepsi de desteklerini teker teker çektiler ve Şam'a bağlılıklarını dile getirdiler. Orada, aslında YPG'nin, kendisini SDG'ye dönüştürerek yaptığı bir statüko vardı, o statüko tam anlamıyla devrildi. Hatta bunun en sembolik olanı, birçok yerde birtakım heykellerin, mesela kadın savaşçı heykelinin yıkılması, Öcalan fotoğraflarının yakılması ki o da, o statükonun yıkıldığı anlamına geliyor. Anlaşılıyor ki SDG'nin orada oluşturduğu yapı tamamen konjonktürelmiş. Konjonktür değişince de o yapı dağılıvermiş.
Kadri Gürsel: Evet. Senin bıraktığın yerden ben devam edeyim. Konjonktüreldi tabii ve zaten burada YPG'nin arzusu, muradı, bu konjonktürel olan ve dengenin alabildiğine YPG'nin lehine oluştuğu bu yapıyı tarihselleştirmekti. Bunu denediler, ama bunun başarılamayacağı çok belliydi. Tarihselleştirmekten kasıt, bunu tarihsel olarak kalıcı hâle getirmek. Yani bunu herkes söylüyor. Ben de bu programda bu konu açıldıkça defalarca söyledim. YPG, su kaynaklarının, enerji tesislerinin, santrallerinin, tarım kapasitesinin önemli bir bölümünü, petrol ve doğalgazın neredeyse tamamını kontrol eder bir hâlde ve aslında nüfusun sadece %10'unu temsil ediyor. “Temsil ediyor” derken, temsil ettiği iddiasında. Tabii ki o da ayrı bir mesele. Ve Suriye topraklarının %30'unda egemendi. Bunun sürekli kalıcı bir hâle gelmesi, tarihselleşmesi, bir anlaşmayla kalıcılaşması ancak ve ancak, Amerika'nın kati surette burada iradesini güç kullanarak dayatması hâlinde mümkün olabilirdi. Amerika buna gerek görmedi. Hiçbir zaman böyle bir şey olamayacaktı, olmayacaktı.
Burada tabii Arap aşiretleri konusu var. Arap aşiretleri de Amerikan desteğinin olmadığını, olmayacağını anlayınca, diğer taraftan da Suriye Ordus’unun da hızla yaklaşmakta olduğunu görünce tabii ki saf değiştirdiler. Zaten bu da beklenen bir gelişmeydi. Bu olduğu zaman da zaten Fırat'ın doğusu, Fırat'ın batısı ayrımı ortadan kalktı. Önce Halep'teki iki semtte yaşanan çatışmalar, YPG'nin Fırat'ın batısından çıkartılacağı, Fırat'ın doğusuna çekileceği ve orada kalacağı yönünde bir izlenim oluşturmuştu. Ama Amerikan desteğinin olmadığını gören Arap aşiretleri YPG'ye desteklerini çekince, aslında Arap çoğunluklu olan Rakka ve Deyrizor bölgelerinin de YPG'nin elinden çıkması kaçınılmaz oldu ve Fırat'ın doğusu, Fırat'ın batısı diye bir coğrafi jeopolitik ayrım çizgisi kalktı, buharlaştı.
Ama diğer taraftan şunu da görmek lazım: ‘’Kürt çoğunluklu bölgeler’’ diye tarif edelim biz bunu. Türkiye'de ve Irak'taki Kürt çoğunluklu bölgeler, coğrafyada bütünlüklü bir yapı arz ederler. Suriye’de öyle değil. Suriye'de Kürt çoğunluklu bölgeler birbirinden uzakta ve küçük cepler halindeydiler. Mesela Afrin bunlardan biriydi. Kobani, ki artık Ayn el-Arab deniliyor, Kobani denilmiyor. Ayn el-Arab, Suriye'de Arapların verdiği isim. Kobani de Kürtlerin verdiği isim. Ve Kamışlı, Haseke'nin kırsal alanı. Haseke'nin içinde de, il merkezinde de varlar. Bunun, böyle bir özerklik yapısı içinde yönetilmesi de fevkalade zor. Bir de, şu açıdan bakıldığında, evet, orada belki şimdilik ikili bir çözüm ya da nasıl ve ne yönde evrileceğini bilemediğimiz bir durum oluşabilir. Ama orada Kürt ceplerinde böyle bir şey olursa, bu sefer Süveyda’da Dürziler için… Süveyda şu an Dürzî bölgesi ve orada fiili bir otonomi var zaten. Aynı zamanda da Alevi bölgeleri ve Alevilerin hamileri yok. O nasıl olacak, onu bilmiyoruz; o da gündeme gelebilir. Dolayısıyla, burada yönetilmesi kolay bir durum yok. Açıkçası, Suriye açısından da bir nihai çözüm nasıl ortaya çıkacak, bunu bilmiyoruz.
Bağlayayım sözümü. Arap aşiretleri neden YPG'yi terk ettiyse, YPG'nin de direnmemesinin nedeni bir ve aynı. Burada direnmenin beyhude olduğunu gördüler. Çünkü arkalarında Amerikan desteği yoktu. Başa dönüyorum, İsrail'in de Kürtleri korumak için Şam'ı vurmak ve orada Şam'a karşı caydırıcı bir faktör oluşturmak gibi bir arayışı olamazdı. Çünkü söz konusu olan coğrafya Suriye'nin kuzeyi, İsrail'in güvenlik tehdidi algıladığı bölgenin çok uzağında, çok ötesinde bir noktada. Bu, İsrail'in boyunu, kapasitesini, çapını aşacak olan bir şeydi. O yüzden, bu mevcut tablo bir anda, bir hafta içinde ortaya çıktı. Bence direnmemekle de akıllıca bir iş yaptılar. Direnselerdi, araya çok fazla kan girecekti. Bu kadar çok kan akıtıldıktan sonra siyasi çözümler bulunması zor olacaktı. Şimdi bakın, mesela Mazlum Abdi kalkıp gidiyor, konuşuyor. Binlerce, on binlerce insan ölseydi, bu, böyle kolay kolay olmayacaktı. Bence akıllıca davrandı. YPG de çok akıllıca davrandı burada; direnmeyerek doğru hareket ettiler.

Ruşen Çakır: Burada Ankara'nın kazandığı çok net. Şimdi Türkiye'yi ve çözüm sürecini konuşalım. Farklı yorumlar var. ‘’Çözüm sürecinin temel motivasyonunun Suriye olmadığı böylece anlaşılmıştır’’ diyenler var. Çünkü bu akıl yürütme, sorunun bu kadar hızlı ve kolay bir şekilde çözülmesiyle yapılıyor. Kimileri de, ‘’Çözüm sürecinin esas motivasyonunun bu olduğunu ve Suriye meselesinin dosyasının büyük ölçüde kapanmasıyla, artık iktidarın bir çözüm sürecine ihtiyacı kalmadığını savunuyor. Ama şu çok ilginç: Suriye krizi başladığı andan itibaren, devlet adına yapılan birtakım bilgilendirmelerde, ki bu bilgilendirmeler medyaya yönelik olarak, genellikle Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından yapılıyor, son âna kadar hep, Halep başta olmak üzere Suriye'deki gelişmeler, Türkiye’deki Terörsüz Türkiye sürecini baltalamak isteyen birtakım güçlerin operasyonu olarak lanse edildi. Yani Ankara'nın böyle bir duruşu var. Bu da, ‘’Bu bertaraf edildiğine göre, çözüm sürecinin önünde bir engel kalmadı’’ gibi bir akıl yürütme olduğu anlamına geliyor. Açıkçası bu konuda kafam tam net değil. Bir şekilde süreceğini tahmin ediyorum, ama en azından şunu biliyorum ki, Suriye kartı elinden alınmış bir Kürt hareketinin, Ankara ile pazarlıkta masaya oturduğunda kullanabileceği çok fazla bir şey kalmadı. En önemli mesele Suriye'ydi; Suriye de halloldu. Şimdi ne üzerinden pazarlık edilecek? Pazarlıkta nasıl Ahmet eş-Şara ile görüşmesinde Mazlum Abdi’nin elinde neredeyse hiçbir şey yoksa, benzer bir olay Türkiye'de de yaşanacak. Dolayısıyla, çözüm sürecinden ziyade, iktidarın tabiriyle ‘’Terörsüz Türkiye’’ süreci öne çıkacak ve büyük ölçüde de iktidarın taleplerinin ya da iktidarın çizdiği bir sınırın içerisinde bir şeyler olacak gibi geliyor bana. Ne dersin?
Kadri Gürsel: Benim okumam bu yöndeydi ve bu olaylar olmadan, yani Suriye'deki siyasi haritanın tamamen değişmesinden çok daha öncesinde de bu okumamı paylaşmıştım. Kısaca onu bir özetlemem lazım tekrar. Çünkü bağlam o ve o bağlam değişmedi benim açımdan. Çözüm süreci, Kürt sorununu çözmek için çıkılan, oluşturulan bir süreçti. Bunun parametreleri Kürt sorunun çözümünü içermiyor. Bu bir. İkincisi, bu çözüm süreci ya da iktidarın verdiği isimle ‘’Terörsüz Türkiye,’’ Türkiye'nin PKK sorununun çözümünü hedefliyor. Abdullah Öcalan'ın İmralı açıklaması da aslında kendi sorunlarının çözümünü içeriyordu, Kürt sorunun çözümünü içermiyordu. PKK'nın selametle tasfiyesinin parametrelerini ortaya koyuyordu. Şimdi yeni bir dönem başlıyorsa, işte tam da budur. Çünkü şu, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir durumdu: PKK'nın silahsızlandığını iddia ederken, diğer taraftan, YPG=PKK, SDG=PKK diye geldiğiniz bir gücün, Suriye'de, Suriye topraklarının %30'unu kontrol eder hâlde, 80, 90 bin silahlı adamıyla, üç tümen hâlinde, neredeyse ordulaşma aşamasında örgütlenmiş bulunduğu ve bütün bunlar olurken de halkı, Türkiye'de kamuoyunu PKK'nın silahsızlandığına ikna etmenin imkânsız olduğu gerçeğiyle karşı karşıyaydık o zaman. Şimdi YPG=PKK dediğiniz zaman, PKK silahsızlanıyor, ama YPG tepeden tırnağa silahlı. 2014'ten beri bugüne kadar 11, 12 yıldır, abartı değilse, ki değildir herhâlde, binlerce TIR ile ifade edilen Amerikan silahlarıyla mücehhez ve Amerika’nın eğittiği bir silahlı güçten söz ediyoruz. Dolayısıyla, iktidarın bunu Türkiye kamuoyunda kendi tabanına dahi satması mümkün değildi; inandırıcı değildi.
Şimdi, 80, 90 bin kişilik üç tümenden oluşan Suriye Demokratik Güçleri tümenlerinin aslında olmadığını gördük. Olsa da, sahada gerçeği değiştirmediklerini gördük. Zaten artık SDG diye bir şey de kalmadı. Çünkü ne zaman YPG denilse, “SDG'dir ve içinde Araplar da vardır” deniliyordu. Araplar ayrıldığına göre, artık SDG diye bir şey yok. Yani SDG'den bahsetmemek gerekiyor; karşımızda YPG var. Böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu durumda, tam da aslında süreç olarak tarif edilen bu şeyden iktidarın muradı neyse, bunun gerçekleşmesinin önünde hiçbir engel kalmadı artık. Yani ben Türkiye'deki sürece zarar vermediğini, Kürtler açısından baktığımızda, bunu tabii en iyi Kürtler söyleyecektir, şu an Kürt hareketi olarak bir travma yaşıyor olabilirler diyorum. Kürtlerin tamamını temsil etmiyor. Kürt hareketi bir travma yaşıyordur ya da yaşamıyordur, onu bilemeyiz, bunu göreceğiz. Bunu nasıl atlatacaklar, nasıl açıklayacaklar kendilerine, onu göreceğiz. Ama neticede direnselerdi, çok kan dökülseydi başka bir hikâye çıkacaktı buradan. Direnmedikleri için buradan bir kahramanlık destanı üretmelerinin imkânı yok. Bu açıdan da ben bunun, baş edemeyecekleri bir acı ya da travma olduğu kanaatinde değilim. Böyle bir acı ve kanlı tablo, binlerce canın kaybedilmiş olmasının yaratacağı derin teessüf, kızgınlık, öfkeyle tarif edilen bir travma yaşandığı kanaatinde değilim; Böyle bir şey yok çünkü. Bu bakımdan, Suriye denklemi tamamen değiştiği için, Kürt hareketinin de ayakları suya erecektir ve bence Öcalan’ın Şubat’ta yaptığı deklarasyonun gerçekçi çizgisine Kandil de, DEM Partisi de gelecektir, gelmek zorundadır diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: “Süreç esas şimdi başlıyor” diyenler var.
Kadri Gürsel: “Süreç esas şimdi başlıyor” derken, bir defa, süreçten ne kastedildiği konusunda mutabık olmak lazım. Süreçten kastedilen şey için en başından itibaren, Kemal Can'ın da dâhil olduğu, üçlü olarak yaptığımız ‘Süreç var mı, yok mu?’ tartışması sırasında da ben şunu diyordum: Burada istenilen, aslında erken seçim için Erdoğan’ın adaylığı ve bir anayasa değişikliği için DEM Parti’nden, Kürtlerden bir destektir. Bunun için anayasaya ne konulur ne konulmaz, burada DEM Parti’den ne istenebilir, onlar ne verirler? Soru buydu, hâlâ da bu. Ama DEM Parti'nin Komisyon’a sunduğu raporda, aslında bir alt okuma olarak bir özerklik talebi veyahut perspektifi vardı; üzeri lafızla örtülmüş bir özerklik perspektifi. Tabii aslında bunun da temel dayanağı silahlı Kürt hareketinin yenildiği ve uygulaya geldiği yöntemlerin tarihsel olarak geçersizleştiği iddiasının Suriye'de karşılık bulmadığı gerçeğiydi. Suriye'de karşılık bulmuyordu. Çünkü bu programda tarif ettiğimiz, bahsettiğimiz nedenlerden ötürü, Suriye'de karşımızda başarılı bir YPG vardı. O YPG artık yok. Bu, her şeyi değiştirecektir. Bu değişikliğin algılanması, içselleştirilmesi kaç gün alır, kaç hafta alır, bilemiyorum; zaman alabilir. Buna göre tartışacaklardır elbette. Ama bence artık iktidarın kendi kamuoyunu bu konuda ikna etmesi çok daha kolay olacaktır. Türkiye'deki bu sürece olan destek, bu manada artacaktır, artabilir. ‘’Asıl süreç şimdi başladı’’ diyenler olursa, ben süreçten ne anladıklarını bilmiyorum, ama benim anladığım anlamda süreç, evet, bence de şimdi başlıyor.

Ruşen Çakır: Kadri, bugün Hrant'ın katledilmesinin yıldönümü. On dokuz yıl oldu. Sen şahsen tanır mıydın Hrant'ı?
Kadri Gürsel: Şahsen tanışmadım Hrant Dink’le. Keşke tanışsaydım. Fırsat olmadı, ama gördüm, konuşmalarını dinledim.

Ruşen Çakır: Ben şahsen tanıma şansına da eriştim. Yıllar önce, yanılmıyorsam, 1999’da Ermenistan'da parlamento baskını olmuştu. NTV'de ekrana çıkaracak birilerini arıyorduk ve bir arkadaşın önerisiyle yayına Hrant'ı çıkarmıştık. Konuyu çok da iyi yorumlamıştı. Hrant’la o zamandan beri tanışıklığımız vardı. Sol hareketten gelme ve çok değişik birisiydi. Agos gazetesinin kuruluşuyla birlikte bambaşka bir dünya açtı. Hrant, kendisini herkese dinletebilen birisiydi. Onu korkunç bir şekilde katlettiler. Sence olay aydınlandı mı?
Kadri Gürsel: Hayır, aydınlanmadı. Çünkü Hrant'ı katledenlerin amacının o dönemde ne olduğu açık ve seçik ortaya konulmadı. Bunun, iddialardan öteye gitmediğini görüyoruz. Azmettiren ortaya çıkmadı, çıkartılmadı.

Ruşen Çakır: Evet zaten en büyük mesele de o.
Kadri Gürsel: Dolayısıyla, azmettirenin de politik motivasyonunun ne olduğu, enine boyuna ortaya çıkmadı. Bence hâlâ, cinayetin örgütlenmesinde, en başından itibaren organizasyonda yer alanların, bunu seyredenlerin, bunun gelmekte olduğunu görüp de bile bile bir şey yapmayanların kim olduklarının, gerçekte ne olduklarının ve neye hizmet ettiklerinin bilindiğini kimse iddia edemez.

Ruşen Çakır: Evet. Hrant'ı rahmetle ve sevgiyle anıyoruz. Burada noktayı koyalım Kadri. İzleyicilerimize de teşekkür ederiz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
23.01.2026 Çağımızın Sisifos’u: Kürtler
21.01.2026 Öcalan “Sonumuz Gazze gibi olur” diye uyarmıştı
20.01.2026 Suriye’nin ortaya çıkardığı Kürt milliyetçiliğinin krizi
19.01.2026 Hafta Başı (66): Suriye'de dengeler değişti | Suriye'den sonra çözüm sürecinin geleceği
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
17.01.2026 Ahmed eş-Şara hakkında aykırı düşünceler
16.01.2026 “Ya sev ya terk et”ten “Furkan günlerindeyiz, safınızı doğru seçin”e
16.01.2026 “Ya sev ya terk et”ten “Furkan günlerindeyiz, safınızı doğru seçin”e
15.01.2026 İran’da rejim değişikliği ihtimali Türkiye’deki İslamcıları da böldü: Kaygı, korku ve çelişkiler
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı